Matbaadan Yapay Zekâya: Yine Aynı Korku: kapak görseli
Teknoloji · Kavanozdaki Adam

Matbaadan Yapay Zekâya: Yine Aynı Korku

Ağustos 2026 7 dk okuma Ferhat Gedik

Bir yapay zekâ modeline kimin erişebileceğine kim karar verir? 12 Haziran 2026’da bu sorunun cevabı netti: Vatandaşlık. Matbaadan internete, insanlık tarihi bilgiyi kontrol etme girişimleriyle dolu. Şimdi sıra yapay zekâda.

12 Haziran 2026 sabahı, dünya henüz farkında değildi. Ama o gün verilen küçük bir karar, aslında çok daha büyük bir şeyi ele verdi. ABD Ticaret Bakanlığı, Anthropic’e bir yazı gönderdi. Özü şuydu: En gelişmiş modeller olan Claude Fable 5 ve Mythos 5’e, ABD vatandaşı olmayan hiç kimse erişemeyecekti. Türk, Hintli, Brezilyalı, Alman fark etmez. Yabancısın, kapı kapalıdır. Gerekçe hazırdı: Ulusal güvenlik. Anthropic itiraz etti, riskin abartıldığını söyledi, aynı bilgilere başka modellerle zaten ulaşılabildiğini hatırlattı. Ama direktif yürürlüğe girdi. Şirket, kimin ABD vatandaşı olduğunu gerçek zamanlı doğrulayamadığı için modelleri tüm dünya için tamamen kapattı.

On sekiz gün sonra, 30 Haziran’da Ticaret Bakanlığı kısıtlamaları kaldırdığını duyurdu. Anthropic, 1 Temmuz’dan itibaren Fable 5’e erişimi dünya genelinde yeniden açtı. Mythos 5 ise hâlâ yalnızca Project Glasswing kapsamındaki seçili kurumlara tahsis ediliyor. Hükümet kararını geri aldı, ama nedenini yine açıklamadı. Beni bu kararın teknik boyutu değil, tanıdıklığı düşündürüyor.

Güç Bir Kez Ele Geçince

İnsan tarihinde güç ile bilgi arasında hep karanlık bir ilişki oldu. Bilgi yayıldıkça güç dağılır, güç dağıldıkça denetim zayıflar. İktidarda olanları bu döngü her çağda rahatsız etti.

Ama asıl mesele güce sahip olmak değil, onu kaybetmek. Psikologlar bunu uzun süredir biliyor: Kayıp korkusu, kazanç isteğinden çok daha güçlü bir motivasyondur. İnsanlar ellerindeki şeyi yitirmemek için, o şeyi kazanmak için yapacaklarının iki katı çabayı gösterir. Bu sıradan insanlar için de geçerlidir, devletler için de. Elinde güç olan, onu korumak için yaşar hale gelir. Bu korku zamanla bir paranoyaya, paranoya her türlü meşrulaştırmaya dönüşür. Tarihin en sert sansürleri, en acımasız yasakları büyük ölçüde kötü niyetli planlardan değil, korkan insanların reflekslerinden doğdu.

Kilise matbaaya karşı çıktığında muhtemelen gerçekten inancı korumak istiyordu. Ama aynı zamanda ve belki de daha derinden kendi otoritesini korumak istiyordu. Bu iki niyetin hangisinin daha baskın olduğunu o günün din adamları bile ayırt edemezdi.

Bugün de aynı şey oluyor. Yapay zekâyı kısıtlayanların bir kısmı meşru kaygılar taşıyor olabilir. Ama bu kaygıların altında yatan ve hiç yüksek sesle söylenemeyen bir şey var: Eğer herkes bu araca eşit erişirse bugünkü güç dengesi anlamsızlaşır.

Devre Dışı Kalanlar Her Zaman Direndiler

Matbaaya en sert direnci gösteren, okuma yazma bilmeyen köylüler miydi? Hayır. Onlar zaten okuyamıyordu. Direnen, bilginin aracılığını elinde tutan, Latinceyi tekel olarak kullanan din adamı sınıfıydı. Matbaa o tekeli yok etti. İnternete en büyük şüpheyle bakan, bilgisayardan habersiz kesimler miydi? Hayır. Direnen, haber dağıtım tekelini elinde tutan büyük medya kuruluşlarıydı. İnternet o tekeli sarstı.

Yapay zekâya en çok kaygıyla yaklaşan da teknolojiden uzak insanlar değil. Aksine; analiz üreten, rapor yazan, bilgiyi paketleyip değer olarak satan ve bunun karşılığında kariyer, statü, para kazanan her türlü profesyonel. Çünkü yapay zekâ o aracılığı devre dışı bırakıyor.

Bir gazeteci araştırma ekibinin günler süren işini saatler içinde yapabiliyor. Bir hasta muayeneye gitmeden kendi durumunu derinlemesine anlıyor. Bir girişimci kurumsal danışmanlık faturasını cebinde tutuyor. On yıllarca inşa edilmiş ekonomik modeller ve statü hiyerarşileri sarsılıyor. Sarsılanlar panikliyor ve bu panik politikaya dönüşüyor.

Bilgiyi Silah Olarak Görmek

ABD’nin bu kararı yeni bir stratejik paradigmanın işareti. Washington yıllardır yarı iletken ihracatını bu çerçevede yönetiyordu. Nvidia çiplerinin kime satılabileceği, hangi ülkenin ne kadar hesaplama gücüne sahip olabileceği stratejik bir meseleye dönüşmüştü. Şimdi aynı çerçeve doğrudan modellere, yani düşünme araçlarına uygulanıyor.

Mantık basit, sonucu ağır: Kim daha hızlı ve derin düşünebilirse kazanır. Ekonomide, bilimde, savunmada, diplomaside. Yapay zekâyı kontrol etmek, bu anlamda insanlığın kolektif düşünme kapasitesinin bir bölümünü kontrol etmek demek.

Bir Türk araştırmacının erişemediği model, Amerikalı rakibine somut avantaj sağlıyor. Bir Nijeryalı mühendise kapalı olan araç, Silikon Vadili muadilinin yolunu açıyor. Bu eşitsizlik artık yalnızca ekonomik ya da eğitimsel değil; bilişsel ve algoritmik bir uçurum. Bu uçurum kapanmazsa insanlık iki farklı kata ayrılır: Yapay zekâ ile düşünenler ve düşünemeyenler.

Kontrol Etmek İsteyenler Her Zaman Kaybetti

Tarihe bakıldığında şunu görüyoruz: Bilgiyi kontrol altında tutma girişimleri uzun vadede hep başarısız oldu. Latince duvarları yıkıldı. Radyo frekansları aşıldı. İnternet sansürleri delinmeye devam ediyor. Bunun tek bir nedeni var: İnsanın bilme ve anlama isteği, onu durdurmak isteyenlerin kurduğu mekanizmalardan daima daha güçlü çıktı.

Yapay zekâ için de bu süreç işleyecek. Açık kaynak modeller yayılıyor, alternatif platformlar kuruluyor, merkezi olmayan yapılar gelişiyor.

Nitekim Fable ve Mythos örneği bunu küçük ölçekte de olsa doğruladı. Kısıtlama on sekiz gün sürdü, sonra kaldırıldı. Kısa bir pencereydi ama gösterdiği şey açıktı: Böylesine sert bir önlem bile uzun ömürlü olamadı.

Ama bu uzun vadeli iyimserlik bugünün acısını hafifletmiyor. Erişimi bugün kapatılan araştırmacı, bugün çözemediği sorunla baş başa kalıyor. Gelecekte özgürleşeceğiz umudu, bugünkü kaybın telafisi olamaz.

“Gelecekte özgürleşeceğiz umudu, bugünkü kaybın telafisi olamaz.”

Korku Dilinden Çıkmak

Yapay zekâ etrafındaki söylemin büyük bölümü korku diliyle şekilleniyor. İşlerimizi elimizden alacak. Bizi manipüle edecek. Kontrol edilemez olacak. Bu kaygıların bir kısmı gerçek. Her güçlü araç gibi yapay zekâ da yanlış ellerde ciddi zarar verebilir.

Ama korku tek çerçeve olmak zorunda değil. İnsan beyni milyonlarca yıl boyunca evrildi. Dil, düşüncelerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağladı. Yazı onları zamanın ötesine taşıdı. Matbaa kalabalıklaştırdı. İnternet coğrafyayı anlamsızlaştırdı. Yapay zekâ farklı bir şey yapıyor: Bilgiyi işleme kapasitesini, yani düşüncenin hızını ve derinliğini genişletiyor.

İnsanın yerini almak değil, insanla birlikte evrilmek. Tek bir beynin bir ömürde okuyabileceği kaynaklar sınırlıdır. Öğrenebileceği diller sınırlıdır. Bağlantı kurabileceği alanlar sınırlıdır. Yapay zekâ bu sınırları esnetiyor; insanın düşüncesini büyütüyor, kökleri üzerinde değil, onların üstünde yükselmesini sağlıyor.

İki Yol

Yapay zekâ birkaç devletin ve şirketin elinde kalabilir. Erişim milliyete, ekonomik güce, ittifaklara göre şekillenir. Bilişsel uçurum derinleşir. Tarih kendini tekrar eder; araçlar değişir, yapı aynı kalır.

Ya da yapay zekâ insanlığın ortak mirası olarak konumlanır. Erişim evrensel bir hak sayılır. Teknoloji çatışmaların değil, çözümlerin hizmetine girer. İklim krizinde, sağlık eşitsizliğinde, eğitim açığında küresel bir zihin gücü devreye alınır.

Bu tercih teknik bir karar değil. Ahlaki ve siyasi bir seçim.

Kavanozun İçinden Bakmak

Kavanozun içindeki adam etrafını görebilir. Ama camın kalınlığı görüşünü çarpıtır. Sesin dışarıya çıkması güçtür. Hareket alanı dardır. Ve en önemlisi, kapağı kim tutuyor, ona bağımlıdır.

Yapay zekâya erişimi kısıtlanan milyarlarca insan bugün böyle bir kavanozun içinde. Dışarıda bir şeylerin döndüğünü görüyorlar. Ama neyin döndüğüne dair söz hakları yok, karar süreçlerinde yerleri yok, geleceği şekillendirecek araçlara erişimleri yok. Bu kabullenilmesi gereken bir kader değil. Ama değiştirmek için önce görmek gerekiyor.

Matbaa çıktı, kilise direndi, Rönesans doğdu. İnternet geldi, iktidarlar frenlemeye çalıştı, dünya değişti. Yapay zekâ yayılıyor, devletler kısıtlayıcı önlemler alıyor, sonra bu önlemler geri çekiliyor; döngü aynı, sadece araç değişiyor. Ama geçiş sancısı boyunca ne kadar insan, ne kadar bilgi, ne kadar potansiyel heba edilecek? Ve bedelini kim ödeyecek? Bu soruyu sormayı bırakmamak gerekiyor.

Bu yazı Ekonomi Dünya dergisinin Ağustos 2026 sayısında, Kavanozdaki Adam köşesinde yayımlandı.